Index


Elin Araçları,
Soyu Tükenen Çizim Enstrümanları

Paper-Fortune 
1:1@1
Canlı Kartografya, Yerin Transkriptleri
Lines of/for/among/around 
architecture

Drawing Atlas
on Atlas
Spirited Beyond: Speculative Perspectival Distortions & Embodied Investigations 
Bio-materials & Composites 
Crafting 3D Printing
Kağıt-Oluşlar l Paper-Beings
Topographical Narratives
Kite/Uçurtma
Fairytale
Marble Labyrinth
Other Technicalities
Who is there? Second life of lines
Snapology
New Year’s Lantern
Imaginary Landscapes
Geometric Stitching
No More No Less
Tacit Dimension of A Painting
Kinetic Constructions
3D Woven Paper Structures
/O-Knitting

Bilinmeyen İstikametler
Bürosu: Boğaz(içi)

Müsvedde
Bedeni Dokumak/Mimari Tekstiller
Basic Design Studio I-II
1:1@1 Venice/Carapace
Lines of Action
Architectural Drawing
Studio I-II

Hybrid Drawing
Assos Kazısı
Ruins and Phantoms at Assos
a Paper Museum
Soft Alphabet

Yaprak
Çizgiyi Kentte Yürüyüşe
Çıkarmak: Boğaz(İçi)
Günlükleri
Düşsel Atlaslar: Constant/Calvino Çizgiyi Çekmek ya da
Elin Manifestosu
Kıtanın Başkentleri:
Paris, Berlin
Paris’in Psikocoğrafyası:
Çıplak Kent

Tipsizlik üzerine Tayfun Gülnar’ın Mimari
Alemi

Dada Kılavuz
Cehennem Mimarlığı Gordon Matta Clark, Çizgi, 
Kırık, Kesik, Dikiz, Dizi

İçe Bakış/Deniz Bilgin
Bir Anlık Sessizlik üzerine
e-skop yazıları
Nadire Kabinesi
Muhafaza/Mimarlık
Mario Carpo ile söyleşi
Uçmak üzerine
Halil Edhem/Müzecilik
Yazıları

Boş Ev
İllustrasyon




Information
Twitter
Instagram
Boş EV

Yayınlanmamış Deneme
08 Aralık 2016  



Yaşamak iz bırakmak demektir...
İç mekânda... üzerlerinde gündelik kullanım nesnelerinin
izlerini taşıyan sayısız örtü, astar, kılıf vardır.
İkamet edenin izleri de mekâna nakşolur...

Walter Benjamin




İsimsiz, kuşbakışı bir insan ya da insan sesiyle konuşan masalsı kocagözlü bir balık... Bildiğimiz imgeler repertuarından değil sanki; geometrinin tutamadığı kendine özgü bir heterojenliği var.

Tikel...
Canlı ve kişilikli...
İncelikli ve titiz...
Hafif dağınık da...
Saçına ya da bedenine dolanmış, sınır tanımazlığından olacak ki uçları serbest ve yine herhalde çelişkili doğasından kaynaklı olacak ki farklı yönleri gösteren ip, onu bir nebze de olsa düzene sokuyor, topluyor ama hala tatmin olmuş değil...
Hala bir memnuniyetsiz...
Belki de kusurlu...

Seziliyor. İmkânsız denecek kadar bizim farkımızda ve bize sesleniyor gibi de görünüyor. Dik dik bakıyor, bizi seyrediyor; hatta yerimizi belli ediyor deniz imzası. Bu, İsimsiz’ın bizimle karşılaşma anı, hem de ikamet edilemez bir eşikte: çizim kâğıdının bitişi ile çerçeve fonunun başlangıcı arasındaki çizgide. İçeri ile dışarı, ileri ile geri arasında... Onunla yüz yüzeyiz fakat eşiğin epey gerisinde duruyor. Arkasını başka bir eşiğe yaslamış. Aramızda bıraktığı bu uzaklık, bize mesafeliliğinden kaynaklanıyor olsa gerek. Bizim gördüğümüz ise beklenen mutluluk verici yansıma değil, daha çok bir muamma: kâğıdın duruluğu ve tabula rasa. Şöyle ki dört dik açının yarattığı boş bir mekân, hem de bir düşey iki boyutlu yüzey üzerine sıkıştırılmış. Bu bomboş ve bembeyaz mekân, bir ev ve dikine asılı duruyor. İsimsiz orada ve akışta, başka bir kimse ya da başka bir nesne yok. Bizim İsimsiz’le karşılaşma anımız ise en büyük sakinlik anı, aynı zamanda da en büyük gerilim anı: kavramsal ve düşsel çoktan bir ‘gitmiş’ ile bedensel ve algılanan bir ‘burada’. Dürüst olmak gerekirse gerçek şuki biz karşılaşamıyoruz. Çünkü biz İsimsiz’e bakıyoruz sadece hem de tepesinden... İsimsiz’inse gözleri kapalı, bizi görmüyor ve bize doğru bakmıyor bile; boşluğun sonsuzluğuna dalmanın hazzını yaşıyor. Özgür ve tadını çıkarıyor. Boş evin atmosferini soluyor, onu kokluyor, esansını duyumsuyor; dokusunu hissediyor ve onunla temas ediyor; birtakım izlerle onu işaretliyor.

Ama bu sefer tatmin olmuş gibi. Kalemin bıraktığı tutkulu yoğunluk, akışkanlık bunu ele veriyor. Memnuniyeti hissediliyor. O yüzden de zaten bizim karşılaşmamızı pek önemsemiyor galiba, yukarıya doğru
bakmak için hiç bir hamle belirtisi de yok. Kaldığı yerden büyülenmeye devam ediyor. Tekrar bakıyoruz. Şimdi ve burada, boş evin beyazlığının rengi artık seçilebiliyor; bembeyaz değil hafif sararmış. Kenarı da katlanmış, hatta üzerindeki kat izi açıkça okunuyor. Galiba üzerine bir şey de dökülmüş, leke bırakmış. Demek ki ‘hala’ yaşıyor ... mu? İsimsiz de hala tam orada, meğerse boş evden hiç çıkmamış. Bıraktığı izler ta
kendisiymiş. Aslında kâğıt da bomboş, İsimsiz de yalnız değilmiş, çünkü boş ev, boşluğunda dopdoluymuş: İçinde yaşayan İsimsiz’in düşleri, hayalleri, kırılganlığı, duyusallığı ve duygusallığı ile.

A, yoksa siz görüyor musunuz?
Ben görüyorum ya da biz görüyoruz.