Index


Elin Araçları,
Soyu Tükenen Çizim Enstrümanları

Paper-Fortune 
Table as a Dirty-Drawing
1:1@1
Canlı Kartografya, Yerin Transkriptleri
Lines of/for/among/around 
architecture

Drawing Atlas
on Atlas
Spirited Beyond: Speculative Perspectival Distortions & Embodied Investigations 
Bio-materials & Composites 
Crafting 3D Printing
Kağıt-Oluşlar l Paper-Beings
Topographical Narratives
Kite/Uçurtma
Fairytale
Marble Labyrinth
Other Technicalities
Who is there? Second life of lines
Snapology
New Year’s Lantern
Imaginary Landscapes
Geometric Stitching
No More No Less
Tacit Dimension of A Painting
Kinetic Constructions
3D Woven Paper Structures
/O-Knitting

Bilinmeyen İstikametler
Bürosu: Boğaz(içi)

Müsvedde
Bedeni Dokumak/Mimari Tekstiller
Basic Design Studio I-II
1:1@1 Venice/Carapace
Lines of Action
Architectural Drawing
Studio I-II

Hybrid Drawing
Assos Kazısı
Ruins and Phantoms at Assos
a Paper Museum
Soft Alphabet

Yaprak
Çizgiyi Kentte Yürüyüşe
Çıkarmak: Boğaz(İçi)
Günlükleri
Düşsel Atlaslar: Constant/Calvino Çizgiyi Çekmek ya da
Elin Manifestosu
Kıtanın Başkentleri:
Paris, Berlin
Paris’in Psikocoğrafyası:
Çıplak Kent

Tipsizlik üzerine Tayfun Gülnar’ın Mimari
Alemi

Dada Kılavuz
Cehennem Mimarlığı Gordon Matta Clark, Çizgi, 
Kırık, Kesik, Dikiz, Dizi

İçe Bakış/Deniz Bilgin
Bir Anlık Sessizlik üzerine
e-skop yazıları
Nadire Kabinesi
Muhafaza/Mimarlık
Mario Carpo ile söyleşi
Uçmak üzerine
Halil Edhem/Müzecilik
Yazıları

Boş Ev
İllustrasyon




Information
Twitter
Instagram
Arzunun Kanatları, Algısı ve Mekanı
Uçmak Üzerine

Makale
QP Türkiye popüler dergi
Sayı 25
Mayıs-Haziran 2019
s.66-71
 



Uçmak, Türkçe’de uç (son, kıyı, bitim yeri) kelimesinden türer  ve
yerden yükselmek, havada yol almak, belirmek, yok olmak,
kaybolmak ve hatta düşlere dalmak, hayaller kurmak anlamlarına gelir.
Öncesinde pek çok deneme ve girişim olmakla birlikte ancak yirminci yüzyılın
başında uçakların ortaya çıkışı ile uçmak tüm anlamlarıyla gerçek olur.
İnsan uçarak sanki ferahfezada, gökte bir mekan kurma peşinde gibidir.



Uçurtmalar, kanatlar, uçan balonlar, planörler, paraşütler, zeplinler, uçaklar… İnsanoğlunun kuş gibi uçabilme ve göğü fethetme arzusu çok eskidir. Bu yazıya uçabilmeye dair bir kaç tanıdık sahne ile başlatacak olursak ilk örnekleri çocukluğumuzdan verebiliriz. Çocukken, uçurtma yapıp rüzgarlı bir havada açık alanına koşmayan, Selma Lagerlöf’ün Uçan Kaz (1906) romanında, kaz Martin’in kanadında türlü maceralara yol alan yaramaz küçük Nils’in yerine kendini koymayan ya da Jules Verne’in Balonla Beş Hafta (1863) kitabında, Afrika’yı keşfetmek için Dr.  Fergusson’un arkadaşlarıyla yaptıkları tehlikeli balon yolculuğunda olduğunu hayal etmeyen var mıdır? Sanırım yoktur. Sadece çocukluğumuzun hayal dünyasından değil, sonradan öğrendiğimiz, karşılaştığımız başka uçma denemeleri ve girişimlerini de hatırlayabiliriz tabi: Hindenburg (1975) filmini anımsayarak 1930’larda o güne kadar üretilmiş en büyük zeplinin trajik hikayesini ya da Amazing Stories serisindeki Flying Man (1929) çizgi roman karakterini, Superman çizgi romanlarında (ilk 1933) Clark Kent’in bir pelerinle kentin üzerinde uçarak her seferinde kötüleri yendiği kahramanlık maceralarını ...

[...]

Uçarken yine önceden tanımlanmış bir rotanın izleyicisiyizdir fakat uçuşta, varış ve kalkış noktalarına odaklanan daha yerden bağımsız, zeminsiz bir yolculuk yaşarız. Bu yolculuk sınırlandırılmış bakış alanını ve ona karşılık gelen geometriyi zorlar, açar. Kent ile ilişkimiz adeta mevcut olanın dışına çekilir ve yeni bir estetik açıklığa varır. Uçak, ferahlık duygusu uyandıran, metropolün en büyük açık alanlardan, demiryolu ya da otoyollardan çok daha geniş bir görüş alanı sunar. Bakışımız küreselleşir. Uçak, pilot haricinde, yolculara trende olduğu gibi ön cam yerine yanal bir çerçevenin içinden bir dünya kavrayışı sunsa da bu küçük yan pencereden yolların ve demiryolu koridorlarının, duvarların ve setlerin üstünde, binaların kentlere, kentlerin bölgelere dönüşüp küçüçük lekeler olarak kaldıklarını, sonrasında dağ sıralarına, ovalara, sırtlara ve vadilere, coğrafyalara dönüştüklerini ve sonrasında da bulutların arasında yavaş yavaş tamamen kaybolduklarını izleriz. Uçarken adım adım zeminden arınma hissine sahip oluruz ve aynı zamanda, belirirken kaybolan bir yönsüzleşme ile karşı karşıya kalırız.

Geniş ölçekte algılamamız pistte başlar. Yükselirken alçak irtifalarda, kuşbakışı ve eğik görünümde, çatılar üzerinde kayıyoruz ve binalar geri çekiliyor gibidir. Yer giderek uzaklaşır ve gözümüzün önündeki manzara boşlukla dolar. Daha yüksek noktada, yapılı çevreye daha dikey bir konumdan, kuş bakışı bakarız ve bu bakış noktasından kent, daha geniş ölçekli bir natürmort gibi görünür. Binalar, anıtlar, yollar, köprüler, açık alanlar bu kompozisyonun parçalarını oluşturur. Ancak bu kompozisyon değişkendir çünkü bu deneyim aynı zamanda optik bir dinamizme dayalı bir deneyimdir.

Hava yolcuları, yan camlarından sürekli olarak gerileyen ufka tanık olurlar ve kararlı bir formun aslında geçici olduğunun farkına varırlar. Koklamak, tatmak, dokunmak, duymak o kentle ilgili o anda yaşanılan deneyimle alakalı pek birşey söylemez. O kentin nasıl yaşadığına da bize anlatamaz. Uçak yolculuğu, bize kentle daha seyirlik ilişki kuran bir yüzey deneyimi yaşatır. Yerden yüzlerce kez gördüğümüz binalar ve sokak manzaraları, gökyüzündeyken aşina olduğumuz görüntülerinden sıyrılırlar. Havadaki algı, rutin olanı beklenmedik ve olağandışı bir halde yakalar. Katılar, boşluklar, hacimler … Mimari ve kentler etrafımızda yükselen şeylerken havada belli bir mesafeden ve farklı açılardan algıladığımız geometrik, grafik ve coğrafik öğelere dönüşürler. Uçmak, dramatik kurgular yaratmaya izin verir. Havadaki estetik algısının nasıl olduğunu West Side Story (1961) filminin ilk dörtbuçuk dakikasında hissederiz. Filmde, New York kent peyzajında kuş bakışı limanlar, köprüler, yol ağları, çok yüksek binalar, aralarda kalan dar sokaklar ve derin gölgeler, dikey ve yatay çizgilerden oluşan kent gridi, eğilimli, basamaklı ya da düz çatılar, ısıtma-havalandırma sistemleri, su kuleleri, superbloklar ve daha küçük ölçekli eski apartmanlar havadan bir süreklilik içinde akar.

Daha da yükseldikçe binalar, akslar ve kentsel ağlar, çizgiler ve düzlemlerle bir takım geometrik şekiller haline gelir; düşey ve yataylar, boşluk ve doluluklarla kent, soyut bir kompozisyona dönüşür. Hava teknolojisindeki dönüşüm, hız ve hareket olguları görsel sanatları da etkiler. Havadayken hareketle çabuk değişen bina perspektifleri gibi Kübistler de statik figürleri çoklu bakış açılarından resmederler. Futuristler de bedeni durgunluk ve sabit bir an içinde değil, bir anlar dizisi olarak hareketin dinamizmiyle tasvir ederler. Yine 1920’lerde, gözü alışıldık dünya deneyimi, bakış açıları ve geleneksel perspektiflerden kurtaran hareket halindeki bu yeni görme biçimiyle El Lissitzky, Piet Mondrian ve Paul Klee resimlerinde, çizgi, çubuk ve düzlemler kullanarak tarım alanları, kentsel gridler ve bulvarlardan oluşan hava fotoğrafları gibi daha soyut görüntüler, assemblajlar üretirler.  

[...]

Kente gökyüzünden kuş bakışı bakabilmek yeni bir biçim ve mekan dilini beraberinde getirir. Ancak plandan, yukarıdan bakarak tasarım yapmak, sadece kompozisyon odaklı olması ve yaşamayan çevreler ürettiği gerekçesiyle sonrasında çokça eleştirilse de bir dönemin kent ve mimari tasarım motivasyonu olur. Detay ve süs olmaksızın daha soyut ve kütlelerin kompleks ilişkisine dayanan dönem tasarımları söz konusudur. Yine 1920’lerde Suprematist Kazimir Malevich’in çizgi, çubuk ve düzlemlerden oluşan soyut resimleri, kuş bakışı bakılan bir kent parçasındaki bina kompozisyonlarını andırır. J.J.P. Oud ve Willem Dudok gibi pek çok mimar da o dönemde tasarladıkları binaları havadan algıladıkları açılardan betimlerler ve uçağın sunduğu oblik bakıştan etkilenirler.

[...]

Uçak aynı zamanda yeni kentsel biçimleri ve kentsel kavrayışları da ortaya çıkarır. Birbirinden uzak noktaları bağlayan lineer bir tren yolu koridoruna takılı tren ve sürekli ve saçaklanan kent paradigmasını örnekleyen otomobillere kıyasla uçak, zeminsizdir ve hayali bir uçuş rotası üzerinde, havalimanları ile endirekt, birbirinden tamamen kopuk noktaları bağlar. Soyutluk, değişken ölçekler yanında kentsel alanı, zaman zaman havaalanlarına dalma anlarıyla birlikte ayrık manzaralara ait bir dizi olarak deneyimleriz. Hatta uçak, potansiyel aralığı gözönüne alındığında sonsuz bir perspektif dizisi sunar. Uçaktayken yerle aramızda uzak bir samimiyetten bahsedebiliriz. Binalar, yollar ve siluetler bulutlar arasında görüldüğü zaman, gelişmiş, gelişmekte olan ve gelişmemiş alanlar, yerleşim yoğun örüntüsü ve doğal örtülü alanlar, suyun örtüsü, kentsel merkezler ve saçaklanmalar, kırsal alanlar, renkler ortaya çıkar.

[...]




Ne izlemeli? Ne okumalı?

West Side Story, 1961. Yönetmen: Jerome Robbins, Robert Wise.
Play Time, 1967. Yönetmen: Jacques Tati.
Hindenburg,1975. Yönetmen: Robert Wise.
Powers of Ten, 1977. Yönetmen: Ray Eames, Charles Eames.
Someone to Watch Over Me, 1987. Yönetmen: Ridley Scott.
Pearl Harbor, 2001. Yönetmen: Micheal Bay.
Urbanized, 2011. Yönetmen: Gary Hustwit

Aircraft, 1935, Le Corbusier, London: Studio Publications.
Round the World Again in 80 Days: Tour du Monde en 80 Jours, 2000, Jean Cocteau, London-Newyork: Tauris Parke Paperbacks.
Zoomscape, Architecture in Motion and Media, 2004, Mitchell Schwarzer, New York: Princeton Architectural Press.
80 Günde Dünya Gezisi, 2006, Jules Verne, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Tracing İstanbul (from the air), 2009, İstanbul: Garanti Galeri. Fotoğraflar: Oğuz Meriç.
Balonla Beş Hafta, 2017, Jules Verne, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Jet-Adam, içinde: Çağdaş Söylenler, 2018, Roland Barthes, İstanbul: Metis Yayınları, s. 86-89.
Flying over London, içinde: Collected Essays, Volume 4, 1967, Virginia Woolf, London: Hogarth Press, s. 167-171.